4 Temmuz 2009 Cumartesi

Çakmaklı 2009 - Vol.1

Blogdaki ilk tatil maceramıza 30 Haziran – 01 Temmuz tarihli Çakmaklı gezimiz ile başlıyoruz. Bilmeyenler için Çakmaklı; Yeni Foça yakınlarında, Ege’nin incisi, şirin mi şirin bir tatil beldemiz. Yörenin en büyük özelliği ise ortaya çıkan aksiliklerle bünyede yarattığı gerginlik, sinir bozukluğu gibi rahatsızlıklar. Bu seferki gezimize 3 kişilik bir ekiple çıkıyoruz. Öğle saatlerinde bir MSN diyaloğu sırasında Ali’nin “Denize mi gittik acaba” sorusuna verdiğim “Acaba Çakmaklı mı” yanıtıyla ve bi anlık gaza gelmenin etkisiyle kendimizi akşamüstü 7 civarında yolda bulduk. Rotamızı Bostanlı – Girne – Mavişehir – Çakmaklı olarak belirledik. Saat 19:20 civarı Tayfun’la bizim evin önünden Ali’yi almak üzere yola çıktık. Tahmini 20dk kadar Ali kardeşimizi bekledikten sonra getirdiği nevale ile sevinç eğrisi tavan yaptı, fakat şans eğrisinin diplerde gezinmeye devam edeceği konusunda en ufak şüphemiz yoktu. Acaba bu sefer farklı mı olcak, acaba bu sefer gerilim yaşanmıcak mı, acaba bu sefer gelmicek mi umutları ile çıktığımız yolda ilk darbeyi kaçırdığımız yol ayrımı ile yedik. İçgüdüsel olarak bir süre devam ettikten sonra Çiğli taraflarında yolu bir bilene danışalım dedik ve ilk gördüğümüz karpuzcuya yol sormak için yanaştık. Gerzek karpuzcu veledden yol notlarını değişik bir aksan ve anlatım tarzıyla dinledikten sonra yola kaybolduğumuz yerden devam ettik. Ali’nin Çakmaklı için geliştirdiği ölü yatırım projeleriyle (disco, beach club, vs) çok keyifli bir yolculuk geçirdik. Fakat her şey göründüğü gibi değildi, Çakmaklı’ya yaklaştıkça bela kendini belli etmeye başlıyordu; devrik kukalar, gökyüzünü kaplayan kara bulutlar gibi. Çakmak’lı çok değişmiş, çok popüler bi yer olmuş gibi hayaller her ne kadar inanmasak da bir an için “Acaba?” sorusunu akıllara getirdi. Fakat gidince gördük ki Çakmaklı’da zerre bir değişim yok. Köy girişinde flashlightlı bir atmosfer karşılıyor bizi, gerginlik yok, bi abimiz kepçeye kaynak yapıyor (kaynak işlemi gece yarısına kadar sürüyor, o da ilginç, ortamda laptop gibi teknolojiler de var). Kısa bir sahil turu yapıyoruz, limana inen yolda araç trafiği kesilmiş, adam dayamış demir kapıyı vermiş zinciri, asma kilidi. Yöre halkında da zerre değişiklik yok, yaş ortalaması 80+, bölgede 20-25 yaş aralığında yalnızca 3 kişi var. Düşünüyoruz, acaba şans eğrisi neden böyle, acaba yaşıtlarımız nerede diye. Çeşme veya Bodrum akla ilk gelen yerler. Ufak turumuz sonrası eve giriyoruz, kapının açılmasıyla şok manzara bizi karşılıyor; her yer örümcek ağı, koltukları kaplayan beyaz örtüler, bacaklarda başlayan kaşıntı... Hepsi kötü bir gecenin habercisi gibi. Vakit kaybetmeden markete doğru yola çıkıyoruz. Bu seferki gezimiz çok sınırlı bir bütçeyle yapıldığından alışverişimiz 2 adet su, 1 adet cips, 200gr çiğdem ve başlıca içeceğimiz 6 adet biradan ibaret. Bu seferki bira seçimimizi Skol’den yana kullandık, uygun fiyatı ve 1lt’lik ambalajıyla bizi cezbetti açıkçası. Eve dönünce Ali kardeşimizin getirdiği nevaleden tıkınmaya başlayarak ilk biralarımızı açıyoruz, Skol şaşırtan bir performans sergiliyor. Yemek faslından sonra esas mekanımız olan çatıya geçiyoruz. Yere oturup, müziği de verip coşkuya başlıyoruz. Biten Skol şişelerini enstrüman olarak değerlendiriyoruz, gerçekten başarılı. Birkaç saat sonra biten stoğu tazelemek için köy girişindeki benzinliğe gidiyoruz, tercih yine Skol’den yana. Telefondan verdiğimiz müzikle coşku tavan yapıyor, Erkin Baba gecenin favorisi gibi. Gecenin ilerleyen saatlerinde acaba yatak taşısak mı sorusu herkesin aklını kurcalıyor. Bir süre leş gibi yerde uzandıktan kalkıp aşağıdaki odada yatmaya karar veriyoruz. Ama midede bir sıkıntı var, öncelikle birşeyler yenmeli. Börekle başlayan yemek faslı, mantar, domates, peynir, en nihayetinde çiğ olarak tüketilen sucuk ile sonra eriyor. Yatış hazırlıkları, yine o iki yatak yanyana geliyor. Bir ara Tayfun’la kırmızı koltuğu odaya sokmaya yelteniyoruz ama sonuç hüsran. Eşek ölüsü gibi olan koltuğu içeriye sokmamız vakit alacak gibi. Değişik yöntemler denesek de başarılı olamıyoruz ne yazık ki. Koltuğu leş gibi kapının önünde bırakıp yedicüceler modeli yatış şekli (yatakları birleştirip dik olarak uyumak) ile uykuya dalıyoruz. Akşamdan Tayfun’a verdiğim söz yüzünden sabah 6’da uyandırılıyorum. Tayfun dalışa, ben de takılırım herhalde suda yüzerim falan (Evet, o saatte). Bizimle beraber bir amca da suya iniyor, o da dalış için gelenlerden. Yaklaşık 1.5 saat sonra eve geri dönüyoruz, duş alıp 2dk uzandıktan sonra kahvaltı gerginliği başlıyor. Kahvaltı için sucuğumuz var, bu sefer pişirerek tüketmeyi uygun görüyoruz ama tüp ve özellikle tavanın yaratması muhtemel gerginliği bizi bir süre düşündürüyor. Biraz detay verecek olursak her Çakmaklı gezimizde yemek pişirme anlarında bir gerilim yaşadık, yanmayan mangal, düz durmayan tava, biten tüp, devrilen tava, takılmayan tüp gibi sorunlarla boğuştuğumuzdan bu sefer de bir aksilik olacağına emindik. Zira oldu da, düz durmakta zorluk çeken tava yüzünden sucuk pişirme işlemi baya gergin geçti. Olduğu kadar deyip kahvaltıya oturduk. Mide iyice dolduktan sonra normal olarak bir ağırlık çöktü bünyeye. Fakat İzmir’e dönememiz gerektiğinden mecburi olarak yola çıktık. Çakmaklı’yı terkederken karşı yönden gelen taksi bizi bir ölü yatırım projesine daha yöneltti; acaba Çakmalı’ya bir taksi durağı mı açmalıydık?